İnsan Kaynakları Yönetiminde Resilience – Psikolojik Dayanıklılık

maliyer analizi

İş hayatında mutlaka türlü zorluklarla karşılaşan, her koşulda mücadele etmeye devam eden, motivasyonundan bir şey kaybetmeyen ve idealleri için çalışmayı sürdüren dayanıklı kişilerle karşılaşmışsınızdır. İş yaşamındaki bu davranışlarıyla takdir gören herkesin bu özelliğini karşılayan bir kavram bulunuyor; resilience. İlk kez 16. yüzyılda Montaigne tarafından irdelenen resilience kavramı; Türkçede psikolojik dayanıklılık olarak geçiyor. 

Resilience Nedir?

Sosyal bilimlerin hemen hemen her alanında oldukça önemli bir şekilde ele alınan resilience kavramı; kariyer yönetiminden örgütsel davranışa, halk sağlığında klinik psikolojiye, sosyolojiden aile psikolojisine kadar pek çok alanda araştırmalara konu oluyor. Ancak genel olarak resilience, çok yönlü bir yapıya sahip olan bir kavram. Kişilik özelliği, kabiliyet ya da tecrübe olarak ele alındığı görülebiliyor. 

Özellikle çeşitli psikoloji araştırmalarında kişilik teorisinden yararlanılarak açıklanıyor. Stres altında hasta olan kişilerin kişilik yapısından farklı olarak yüksek stres altında dahi hastalanmayan kişiliğe sahip insanlar olarak tanımlanıyor. Bazı psikologlar ise resilience kavramını; farklı çevresel şartlara ayak uydurabilmek amacıyla ego kontrolünü duruma göre modifiye edebilen kişilerin dinamik yeterliliği olarak incelemeyi doğru buluyor.

Farklı Disiplinlerde Dayanıklılık Kavramı

Toplumsal yaklaşımla incelendiğinde resilience, bir riskle karşılaşılması halinde bu risk durumuna oldukça başarılı bir şekilde yanıt verilmesi hali olarak görülüyor. Genel olarak büyük risklere karşı, başarılı olan bir adaptasyonel cevap şeklinde yaklaşılabiliyor. Bu yüzden de her risk ile karşılaşan kişinin resilient olduğundan yani psikolojik dayanıklılığa sahip olduğundan bahsedilemiyor. Resilient diyebilmek için riske karşılık başarı gerekiyor.

Bu kavrama, bireysel özellikler ile çevresel koşulların bir araya getirdiği bir işlemsel ürün olarak yaklaşmak mümkün. Bağlam merkeze alındığında ise strese sebebiyet veren şeyler, sıkıntılı durumlar, bir fırsat ya da bir değişim ile başa çıkma süreci olduğundan bahsedilebiliyor. Bunun yanı sıra toplum sağlığı konusunda da oldukça farklı durumlarda resilience kavramı ile karşılaşılıyor.  

Özellikle toplum sağlığı bakımından resilience, insanların kronik hastalık, sakatlık, aile uyuşmazlığı ya da yoksulluk gibi deneyimlerindeki negatif sonuçları savuşturma konusunda çok daha başarılı oldukları bir durumu yansıtıyor. Bu yüzden benzer durumlarla karşılaşan iki farklı insanın verdiği tepkiler ve sorunla mücadele etme yöntemleri büyük değişkenlikler gösteriyor. Aile olarak ele alındığında zorluklar karşısında güçlerini dengeleyenler betimlenebiliyor.

Bütün bu yaklaşımlar, farklı disiplinlerde farklı örnekler ve olaylarla açıklanıyor olsa da aslında kavramın temelinde aynı noktaya işaret ediyor. Dolayısıyla en temel hali ile sıkıntılı süreçlere uyum sağlayabilme ve iş taleplerine dayanabilme becerisi olarak nitelendirilebiliyor. Biraz daha açık ifade etmek gerekirse; yaşanılan kötü süreçlerden daha sağlıklı, başarılı ve güçlü çıkmak da denilebiliyor. 

Resilience kavramından özellikle dünya çapında sıkıntılı bir sürecin yaşandığı pandemi döneminde de bahsetmek mümkün. Tüm dünyada pek çok insanın, salgının olumsuz etkileriyle mücadele etmeye çalışırken giderek güçsüz hissetmeye başladığı bir dönemde resilience becerisi olan kişiler bu dönemi başarılı şekilde ve güçlenerek atlatabiliyor. Dolayısıyla iş hayatında ve sosyal yaşamda böyle insanlara daha çok ihtiyaç duyuluyor.

İnsan Kaynakları Yönetiminde Resilience

Resilience, örgütsel davranış ve kariyer yönetimi alanlarında kendine geniş bir alan açıyor. Yani örgütsel davranışta psikolojik dayanıklılığın önemi büyük bir yer teşkil ediyor. Üst düzey çalışanlar arasında kaynak erişimine sahip olan ve devamlı olarak işiyle meşgul olan çalışanların daha resilient olduğu görülebiliyor. Daha düşük düzeylere bakıldığında darboğaz durumu yaşayanların daha resilient davranışlar gösterdiği anlaşılıyor.  

Şirketlerdeki resilience sahibi çalışanlar; kriz yönetimi becerisine sahip, zorluklarla baş edebilen ve farklı görevlerin başarıyla üstesinden gelip yeni görevlere de hazır olabilen kişiler oluyor. Kariyer açısından bakıldığında ise kariyerinin sona erdirilmesi veya kesilmesi gibi durumlarla karşılaşıldığı zaman kişinin buna direnmesi olarak açıklanıyor. Bu kişiler; öz yetkinliğe sahip oluyor ve risk konusunda çekince taşımıyor.

İnsan kaynakları yönetimi içerisinde bu kavram; öz saygı, uyma becerisi, iç kontrol, risk alma eğilimi, otonomi ve rekabetçilik toleransı gibi özellikleri kapsadığı için değerli olarak görülüyor. Aynı zamanda başarılı kariyer geçişi olarak değerlendirilen örneklerde de resilience yani psikolojik dayanıklılığa sıkça rastlanıyor. Özellikle yönetici ve liderlik adaylığı konusunda öne geçiren bir faktör oluyor.

Örgütsel davranışla alakalı çalışmaların büyük bir çoğunluğunda bu kavram; zorlu durumlarla ve kriz anlarıyla başa çıkabilme becerisi olarak ele alınıyor. Her ne kadar sıkıntılı durumlar, belirsizlik, çatışma ve başarısızlık bu özelliğin belirgin bir şekilde ortaya çıktığı haller olsa da pozitif dönemlerde de kendisine ihtiyaç duyulabiliyor. Bu yetkinliğe sahip olmayanlar olumlu gelişmelere sağlıklı reaksiyon gösteremeyebiliyor.

Çünkü pozitif değişim, ilerleme ya da atama sonucu sorumluluk artması gibi süreçlerde yeniden toparlanma olarak geri dönüş sağlıyor. İnsan kaynakları yönetimi incelemelerinde resilience; dayanışma, memnuniyet, kaynaşma ve çatışmanın azalması konusunda direkt olarak pozitif bağlantı gösteriyor. Sosyal yaşamda ve iş yaşamında büyük avantajları olan bu durum; her çalışanın kendini geliştirmesi gereken bir yaklaşım olarak görülüyor.

Resilience Neden Gereklidir?

  • Çağın gerektirdiği doğrultuda yaşanan değişimlere uyum sağlayabilmek için
  • İşveren baskıları ve istekleri karşısında güçlü durabilmek için
  • Esnek çalışma saatlerine uyum sağlayarak bu süreçleri avantaja dönüştürebilmek için
  • Teknoloji karşısında kör, sağır ve dilsiz kalmamak için
  • Çalışma ortamı ve çalışma şekli ile alakalı yaşanan değişimlerde çalışma becerisinde kayıp yaşamamak için

Psikolojik ve Duygusal Dayanıklılık

Elbette psikolojik dayanıklılık ve duygusal dayanıklılık iş yaşamında tek başına yeterli olan kavramlar değil. Eğer bir çalışan resilience kavramına ek olarak disiplinli, şirketine bağlı ve sosyal kişilik özelliklerine sahip bir yapıda olursa başarıya ulaşabiliyor. Çalışanın başarıya ulaşması şirketlere de katkı olarak geri dönüyor. Dolayısıyla yalnızca bireysel farkındalık için değil kariyer için de önemli oluyor.

Resilience ölçeği gibi bazı öneriler doğrultusunda kişilerin resilience durumları ölçülebiliyor. Bu doğrultuda kavram; gelecek algısı, aile uyumu, sosyal yeterlilik ve kendilik algısı boyutunda inceleniyor. Ayrıca başka bir açıdan iletişim kurma becerisi, girişimcilik, güçlü olma, iyimserlik, araştırmacılık, liderlik vasfı ve öngörü de göz önünde bulunduruluyor. Bu nedenle birden fazla yaklaşımla çalışanlar incelenerek resilience bakımından nitelikleri anlaşılabiliyor.

İnsan kaynakları kapsamında çalışanların değişimlere ayak uydurabilmesi ve zorluklar karşısında güçlü kalabilmesi için resilience eğitimleri verilebiliyor. Bu süreçte çalışanlara çalışanların psikolojik anlamda dayanabilecekleri yapılan hatırlatılması ve kendilerini toparlamalarının her şeyden önemli olduğunun anlatılması gerekiyor. Zaman içinde kazanılabilen resilience özellikleri sayesinde çalışan verimliliği, ekip içindeki uyumluluk düzeyi, hedefleri tutturma becerisi de artabiliyor.

İnsan Kaynakları Yönetimi Sürecinde Neden Psikolojik Dayanıklılık Önemlidir?

İşletmeler ve çeşitli organizasyonlar açısından bakıldığında resilience çalışan seçiminde ve şirketteki çalışanların farklı durumlara gösterdikleri reaksiyonların şirkete olan etkileri bağlamında büyük bir önem taşıyor. Resilience kavramının önemi, şirketlerin başarı beklentileri doğrultusunda sürekliliğini korumaya devam ediyor. Özellikle çok hızlı gelişmelerin yaşandığı bir çağda işletmeler çalışanlarının resilient olma beklentisini üst seviyede sürdürüyor.

Çünkü çalışma hayatının doğası gereği çok sık değişikliklerle karşılaşılabiliyor, yeni teknolojilere adapte olma ihtiyacı duyulabiliyor ve çalışanların özel hayatlarıyla iş yaşamlarını iyi idare etmesi gerekliliği doğabiliyor. Değişim yönetimi ve dijital ik süreçleri çalışanların psikolojik gücünü ve dayanıklılığını daha da etkili kullanmasını zorunlu kılıyor. Bu süreçleri sorunsuz şekilde ve ideal biçimde geçirebilecek olan kişilerin resilience kişilik özelliğine sahip olan çalışanlar olduğu düşünülüyor. Dolayısıyla işletmeler, insan kaynakları yönetim sürecinde resilience kavramına özellikle odaklanıyor.

0 Shares:
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir